Transatlantik: Erdoğan, Suudi Arabistan ve Mısır'da | İran-ABD görüşmelerini beklerken

04.02.2026 medyascope.tv

4 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington'dan Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile birlikte tam kadroyuz. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol-Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet, bölgemiz çok karışık. Suriye sanki yatıştı, onun üzerine çok konuşacak bir şey yok. Entegrasyon süreci başlıyor. Ama en önemli gelişme, sizin de yakından takip ettiğiniz ABD ile İran arasındaki müzakereler. Askerî müdahale mi olacak denilirken, başlangıçta, müzakerelerin cuma günü İstanbul'da olacağı, bölge ülkelerinden dışişleri bakanlarının da katılacağı söylendi. Ama bugün itibarıyla, görüşmelerin Umman'da olması bekleniyor. Bu, İran'ın tercihi olmuş. Görüşmede, ABD ile İran olacakmış ve hatta doğrudan değil, dolaylı görüşme olacakmış. Henüz bunlar netleşmedi ama büyük ölçüde böyle olacağa benziyor. Trump'la İran yönetimi arasında bu sefer bir anlaşma olabilir mi? Ne dersin Ömer?
Ömer Taşpınar: Evet, Türkiye açısından beklenmedik bir gelişme oldu diye tahmin ediyorum. Çünkü görüşmelerin cuma günü Türkiye'de, Ankara'da veya İstanbul'da yapılması, Türkiye açısından arabuluculuk imajı ve prestij açısından önemli olacaktı. Türkiye'nin rolü zaten uluslararası basında hep geçiyor. Fakat zannediyorum İran'da Amerika'ya ne kadar taviz verilmesi gerektiği konusunda ciddi bir tartışma var. İran konuyu sadece nükleer çerçevede tutmaya çalışıyor ve dolayısıyla bölge ülkelerinin yoğun katılımı ile yeni bir yerde yapılması, geleneksel olarak yapılan Umman'a göre istedikleri bir şey anladığım kadarıyla. Konuyu nükleer çerçevede tutmaya çalışıyorlar. Konuşmak istemedikleri iki konu, balistik füzeler ve bölgedeki Hizbullah'la, Hamas'la, Husi’lerle kurdukları ağ ilişkileri. Bu konulara ve tabii ki iç meselelere de girmek istemiyorlar diye tahmin ediyorum. Hâlbuki uzunca bir süredir dünyanın beklentisi, çok yoğun, çok büyük gösteriler ve çok ciddi bir kıyım sonrasında, Amerika'nın bir sınır çizmiş olması nedeniyle müdahale edeceğiydi. Trump da bu konuda her zamanki gibi istikrarsız bir çizgi sergiledi. Önce İran halkını, rejimi neredeyse devirmeye davet etti, "Arkanızdayız, yardım geliyor" dedi. Amerika'nın İran'da askeri müdahale durumunda neyi değiştirip değiştiremeyeceği her ne kadar bilinmese de, bu, muhtemelen İran'da muhalefeti heyecanlandırdı. Fakat bilinen şu ki, İran'daki rejim, bir bakıma Çin'in 1989'da Tiananmen Meydanı'nda yaptığı gibi binlerce kişiyi öldürmeye karar verdi ve bu rejim, kendi halkına karşı belki de İslami Devrimi’nin, İslam Cumhuriyeti'nin neredeyse 50 yılı bulan tarihinde ilk kez bu kadar ciddi bir kıyım içine girdi. Rakamlar tartışmalı olsa da İran muhalefetine yakın isimler neredeyse 30 bine yakın rakamlardan bahsediyorlar. O kadar yüksek olmasa bile binlerce ölünün varlığı biliniyor ve bu nedenle bir beklenti oluştu. Trump da zaten Batı Yerküredeki Amerikan uçak gemilerini bölgeye çekerek bir askerî mesaj vermek istedi ve hazırlık içine girdiğini belirtti. Şu anda İran üzerinde baskı kuruyorlar.
Fakat Washington'ın kaale alması gereken başka bir konu da bölgedeki ülkelerin tepkileri. Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Irak, diplomasiye şans tanınmasını, savaş yoluyla sorunların halledilemeyeceği mesajını verdiler. Korktukları senaryo, tabii ki Amerika'nın saldırısı sonrasında İran'ın hâlâ elinde bulundurduğu güçlü balistik füze potansiyeliyle bölgesel bir savaşa doğru gitmesi. Zaten rejim de bu konuda "Bölgesel bir savaş olur, çok ciddi cevap veririz" diye uyardı. Bu sefer, geçen seferki İsrail ve Amerikan saldırısı sonrasında, bir bakıma koordineli gibi gözüken, sadece Katar'da bir Amerika'nın üstüne göstermelik birkaç balistik füze atmak yerine, İran'ın çok daha ciddi bir seferberlik içine girip elindeki bütün balistik füzeleri kullanma riski karşısında bölgedeki Amerikan üsleri. Tabii ki Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan alarma geçti. Suudi Arabistan’ın, hele Birleşik Arap Emirlikleri'nin en son istedikleri şey, Dubai, Abu Dabi gibi yerlere bir balistik füze gelmesi. Burada şunu da belirtmek gerekiyor: İsrail'i koruyan Demir Kubbe, bu ülkeler için geçerli değil. Bu ülkeler entegre bir füze savunma sistemine sahip değiller. Bu nedenle, Körfez'deki ülkeler vurulmaya çok daha açık ve İsrail'e oranla belirli bir derecede risk taşıyorlar; istememeleri çok doğal. Türkiye'nin de böyle bir şeyi istememesi de doğal. Amerika ve İran arasında bir savaş senaryosu Türkiye'yi de etkileyecektir. Türkiye'de Malatya Kürecik'te balistik füzelerin gidişatını kontrol etmek üzere konuşlandırılmış NATO radarları var. O nedenle Türkiye'nin de Katar'la beraber bir şekilde aynı mesajları vermesi önemliydi. Şu aşamada bence İran'daki rejim pragmatik davranacak. Her şeyden önce rejimin devamı, bir şekilde ayakta kalma ve beka mücadelesi içinde. Bu rejim hem içeride hem siyasi hem sosyal hem ekonomik olarak çok zorlanıyor. Dış politikada çok ciddi darbeler aldı. Dolayısıyla 88-89 yaşındaki Hamaney artık ölüme doğru giderken, İslami rejimin de devam edip etmeyeceği konusundaki spekülasyonlar, bu sefer biraz daha inandırıcı bir hâle geldi. Çünkü rejim, ilk defa hem içeride hem dışarıda bu kadar ciddi zorlanıyor ve ilk defa bu kadar kitlesel bir başkaldırı ve kitlesel ölümler oldu. Dolayısıyla rejim bir dönüm noktasında. Şu aşamada nükleer konuda taviz vermesi mümkün. Bu taviz sayesinde Amerika'nın silahlı saldırısından kurtulabilir ve tabii ki bu içerideki muhalefet için bir hayâl kırıklığı oluşturacak olsa da bölgesel ülkeler açısından bir başarı olarak gözükecektir.

Ruşen Çakır: Gönül, aynı konuyu seninle de konuşacağız ama Ömer de girişte değindi, görüşmelerin Türkiye'de olmasının son anda değişmesi iddiası henüz netleşmedi ama öyle gözüküyor. En son gördüğüm, İran diplomatik kaynakları Umman’da olmasını istemişler. Burada bir siyasi anlam var herhalde. Çünkü görüşmelerin Türkiye’de olacağının açıklanmasından sonra İran'ın bunu istemeyebileceğine dair görüşler gözüme çarptı bir iki yerde. Çünkü bunun Türkiye'nin bölgedeki gücünü, prestijini arttırma potansiyeli olacağını düşünmek doğru mudur, yoksa tamamen teknik bir olay mıdır?
Gönül Tol: Hayır, doğru. İran'ın taviz vermek istemediği, Batı'nın, İsrail'in, İran'dan talep ettiği şeyler nedir? Sadece nükleer konuda değil, aynı zamanda Ömer'in bahsettiği gibi hem balistik füze meselesinde hem de o bölgede desteklediği gruplardan desteğini çekmesi konusunda bir talep var. İran buna yanaşmıyor. Buna yanaşmamasının sebebi, Hizbullah, Hamas gibi gruplar çok ciddi bir darbe aldı, güçleri zayıfladı. Fakat İran yine de bu gruplar üzerinden bölgesel etkinliğini devam ettirmek istiyor. Bunu isteyen bir İran, aynı zamanda bölgede Türkiye gibi ülkelerle bir güç mücadelesi içinde ve bu mücadeleden de vazgeçecek değil anlamına geliyor. Mesela Lübnan'da Hizbullah'ın silahsızlandırılması için uğraşılıyor ama orada bir direnç söz konusu. Sadece Hizbullah'tan değil, mesela aynı zamanda Lübnan Cumhurbaşkanı bir iç savaş çıkmasından da korkuyor. Lübnan Ordusu çok zayıf. Dolayısıyla İran hâlâ Lübnan'da bir manevra alanının olduğunu düşünüyor ve orada mesela Türkiye ile çatışıyor. Türkiye de Lübnan'da etki alanını genişletmek isteyen bir ülke ve tarihi olarak da İran'ın özellikle Hizbullah üzerinden varlığı, Türkiye'nin genişletmek istediği etki alanını kısıtlayan bir şey.
Irak'a bakalım: Irak'ta Şii Koalisyonu, Nuri el-Maliki'yi seçimlerde aday olarak gösterdi. Amerika buna çok karşı çıktı. Bu, Türkiye için de hayırlı bir şey değil. Çünkü Türkiye uzunca bir zamandır mevcut Başbakan Sudani ile çok yakın ilişkiler geliştirdi. Irak'ta gerçekten Türkiye'nin yaptığı bir diplomatik yatırım var. Nuri el-Maliki ile bunların riske girdiğini görebiliyoruz. Daha da önemlisi Maliki üzerinden, İran, Irak'taki varlığını, etki alanını devam ettirecek. Zaten İran'ın zayıfladığı, çok izole olduğu bir bölgesel konjonktürden bahsediyoruz. Fakat bütünüyle de bölgesel faaliyetlerinden vazgeçmek istemiyor ve bu bölgesel faaliyetleri yürütürken de karşı karşıya geldiği güçlerden bir tanesi Türkiye. Türkiye ile bir güç mücadelesi içerisinde. O nedenle İran'ın, Türkiye'nin diplomatik olarak profilinin yükselmesini istememesi bence normal. Ama bunun birebir bölge ülkelerini kapsayan bir format olmasından ziyade, İran bunu Amerika'yla birebir yürüttüğü bir müzakere alanına çekmek istiyor ve bunu sadece nükleer müzakerelerden ibaret görmek istiyor. Ama bu problemli. Ömer “Taraflar çatışmayı yatıştırmaya çalışıyor” dedi ama aynı zamanda çatışmanın kızıştığı bir yere doğru gidebileceğimize dair de emareler var. Mesela Amerika Hürmüz Boğazı'nda bir İran dronunu düşürdü ya da İran bir Amerika gemisine yönelik bir hamle yaptı. Hürmüz Boğazı'nda birkaç gündür ciddi bir gerilimin arttığını görüyoruz, bu çatışma riskini arttıran bir şey. Diplomatik ayaktan çok, çatışma riskinin önümüze çıktığını görüyoruz.
Bir diğer şey; bugün Witkoff İsrailli yetkililerle görüştü ve Netanyahu'nun söylediği şey çok net: "Balistik füze meselesini çözmeden biz herhangi bir diplomatik ayağı desteklemiyoruz." Çünkü Ömer’in söylediği gibi, İsrail İran'a yanıt verirken, haziran ayındaki saldırılarda füze stokunda azalma yaşadı. O nedenle İsrail balistik füze meselesine çok önem veriyor, “Eğer İran bu konuda taviz vermezse, biz kesinlikle saldırıyı destekliyoruz” diyorlar.
Trump'ın yine bizi çatışmanın daha olası olabileceğini düşündürten şeylerden birisi de, Trump'ın iç siyasette çok sıkışmış olduğunu görüyoruz. Bu her zaman Trump'ın dış politikadaki adımlarını birebir etkileyen bir şey. Hem İran hem Amerika tarafı müzakereler konusunda pozitif şeyler söylüyorlar. Mesela dün Trump, "Biz bunu müzakereler yoluyla çözmek istiyoruz" dedi. İran da bunu söylüyor. Ama "Müzakere olmazsa da savaş yolu her zaman açık" diyor. O nedenle ben bugün itibariyle taraflardan gelen mesajlara ve sahadaki dinamiklere baktığımda, "Çatışmanın tansiyonu düşürüldü, biz diplomatik çözüme daha yakınız, Amerika saldırmayacak " diyemiyorum.

Ruşen Çakır: Bölgede kalalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce Suudi Arabistan'a, sonra Mısır'a gitti. Bu ülkeleri çok da eski olmayan zamanlarda, Erdoğan'ın en büyük nefret objeleriydi, ama çoktan barışıldı; hem Kaşıkçı cinayeti hem de Sisi'nin darbesi unutuldu. Suudi Arabistan ayağında şöyle bir durum var: Ömer belki sen takip etmişsindir, Fenerbahçe, Al-Ittihad takımındaki N'Golo Kanté’yi transfer etmiş. Fransız oyuncu, ama Afrika asıllı. Erdoğan’ın, devreye girerek transferin gerçekleşmesinde büyük rol oynadığı söyleniyor. Transferin ardından Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran, sürece katkı sunduğunu belirterek Erdoğan’a teşekkür etti. "İslam NATO'su" gibi bir şeyler duyuyorum. İşin içerisinde Suudi Arabistan, Pakistan var galiba. Böyle bir şeyler mi söz konusu? Nedir, olabilir mi? Daha doğrusu Suudi Arabistan, Pakistan ne çeviriyor? Duyduğuma göre kimseyi aralarına katmak istemiyorlarmış. Neler dönüyor Ömer?
Ömer Taşpınar: O konuda Gönül bir yazı yazdı, istersen o başlasın, ben de düşüncelerimi ondan sonra belirtirim.

Ruşen Çakır: Tamam.
Gönül Tol: Bu "Müslüman NATO oluşturuluyor" konusunu burada Washington'da Türkiye'yi takip eden insanlar da bunu dile getirdi, bölgeden insanlar da çok heyecanlandılar. Pakistan ve Suudi Arabistan sonbaharda bir savunma paktı imzalamıştı. Buna Türkiye'nin de katılmak istediği haberleri bir heyecan yarattı. Ben yazdığım yazıda bunun çok abartıldığını düşündüğümü söyledim. Birincisi, heyecan yaratan ve NATO'ya benzetilmesine sebep olan faktörlerden bir tanesi, NATO'nun 5. maddesi.  Bu savunma paktının metninde “Birimize yapılmış saldırı hepimize yapılmış bir saldırıdır" diyen bu 5. maddeye benzer bir dil kullanıldı. Bu da "Bir Müslüman NATO oluşuyor ve bu çok da hayırlı da olur. Yükselen bir İsrail var, bölgeyi kaosa iten bir Amerika var. Böyle bir konjonktürde bölge ülkelerinin bir araya gelerek kendi problemlerine bölgesel çözümler bulacak bir mekanizma oluşturması çok hayırlı bir şeydir" diyen bir sürü analiz okudum ben. Benim buna yanıtım şuydu: Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki bu pakt, bu kadar otomatik olarak birbirini savunmayı sağlayacak bir pakt değil. Zaten Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma iş birliği çok derindi; var olan işbirliğini kurumsallaştırmış oldular, bu bir.
İkincisi, Türkiye katılsa dahi, bunun Birleşik Arap Emirlikleri’ne, hatta İsrail'e karşı bir pakt olarak görülmesini hiç kimse istemiyor. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye olarak bu üç ülkeyi askeri bir çerçevede bir araya getirdiğinizde, ilk akla gelen soru şu: Kime karşı oluşuyor bu askeri iş birliği? İsrail mi, Birleşik Arap Emirlikleri mi, Hindistan mı? Nitekim Hindistan, Suudiler Pakistan'la bu anlaşmayı imzaladıktan sonra "Aman bunun neye evrileceğine dikkat edin" dedi. Suudi Arabistan için de Pakistan'la yakın savunma ilişkisi var fakat Hindistan'la da çok yakın ilişkiler kurmaya çalışan bir Suudi Arabistan var; o da böyle görülmesini istemiyor. Dolayısıyla bu üç ülke bir araya geldiğinde bunun Birleşik Arap Emirlikleri'ne, Hindistan'a, İsrail'e karşı bir cephe olarak algılanmasını Suudi Arabistan istemiyor. Türkiye de Birleşik Arap Emirlikleri'ne karşı bir cephe olarak algılanmasından rahatsız olur. Çünkü bir taraftan, evet, Suudilerle derinleşen bir savunma iş birliği var ama Birleşik Arap Emirlikleri'nin Türkiye'deki yatırımları Suudi Arabistan'dakinden çok daha komplike, çok daha sofistike, çok daha entegre. Dolayısıyla, Birleşik Arap Emirlikleri ekonomik anlamda her zaman Erdoğan'ın canını acıtabilir.
Bunun bir de lobi boyutu var. Birleşik Arap Emirlikleri'nin özellikle Washington'da çok güçlü bir lobisi var ve bunu 15 Temmuz'dan sonra gördük, çok da etkin de kullanabiliyor. Türkiye bundan da endişe ediyor. Velhasıl "Bir Müslüman NATO mu oluşuyor?" sorusuna benim yanıtım, ‘’Hayır.’’ zaten var olan savunma işbirliğini kurumsallaştırma çabasıdır bu. Bu kadar katı bir blok olarak ortaya çıkamayacak kadar da farklı çıkarları var bu ülkelerin. Birazdan konuşacağız, Suudilerle Birleşik Arap Emirlikleri arasında gerginlik yükselmiş durumda, fakat aslında o iki ülkenin çıkarları da stabil bir bölgeye yönelik ortak çıkarlar. Çatışmanın, gerginliğin çok da tırmanmasını da istemezler. Fakat çerçeveyi böyle ‘’bir Müslüman NATO oluşuyor’’ olarak koyduğunuzda, bu o çatışmayı, bölgesel gerginliği de artıracak bir şey.

Ruşen Çakır: Ömer sen ne dersin? Tabii Pakistan'ın nükleer bir güç olmasını bir yere not etmek gerekiyor. Bir de Gönül'ün bahsettiği Birleşik Arap Emirlikleri boyutu çok ilginç. Düne kadar Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan bir yanda, Katar bir yanda diye konuşurduk, şimdi Körfez'de de çok ciddi nüfuz savaşları var ve Türkiye de herkesle iş yapma çabasında.
Ömer Taşpınar: Evet, Gönül'ün bahsettiği gibi önemli noktalara değindin Ruşen. Pakistan, İslam dünyasındaki tek nükleer güç ve çok büyük sembolik anlamı var. Hindistan'la mücadelesinde bir caydırıcılık sağlıyor kendisine. Ama Suudi Arabistan açısından, zaten Pakistan o kadar önemli bir ülke ki, Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri yaklaşık 30 yıldan beri Pakistanlı generaller tarafından eğitiliyor. Gönül'ün söylediği gibi, Pakistan zaten Suudi Arabistan'la 1980'lere kadar giden bir organik bağ içinde. Hatta Pakistan'da "Emekli olan generaller hemen Suudi Arabistan'da iş bulurlar" diye bir espri yapılır. Bu doğru. Fakat şu aşamada Suudi Arabistan için önemli olan mesele, İsrail'in çok güçlendiği bir Ortadoğu'da ve tabii ki İran'ın da kendisini korumak için Ortadoğu'da nükleere doğru gidebilmek, çabuk bir şekilde nükleer şemsiyeye sahip olabilmek. Bunu Amerika'yla yapmayı tercih eder, Amerika'dan nükleer silah almayı tercih eder. Fakat Amerika'nın Suudi Arabistan'la Japonya ile girdiği gibi bir anlaşma yapması için Senato'dan üçte ikilik çoğunluk gerekiyor. Suudi Arabistan her ne kadar Amerika ile ilişkilerini düzeltmiş olsa da, Amerikan kamuoyunun, Amerikan Kongresi'nin gözünde hâlâ negatif imaja sahip bir ülke. Artı, Amerikan kamuoyu, "Ortadoğu'ya niye bu kadar bağlı olalım? Niye Ortadoğu'da İran'la Suudi Arabistan arasında çıkacak bir savaşta biz müdahil olalım?" sorusunu da sorabilir. Japonya için bu soru sorulmaz çünkü işin içinde Çin var. Ama ‘’Biz niye İran adına Suudi Arabistan'la böyle bir nükleer bağ içine girelim?’’ diye sorulabilir. O nedenle, Pakistan'la askerî anlaşma için, ‘’Amerika'yla elde edemediği nükleer şemsiyeyi bir bakıma Pakistan'la elde etmeye çalışıyor’’ yorumları yapıldı. Ne kadar geçerlidir bu bilinmez fakat sembolik önemi gerçekten açık.
İkinci nokta şu: Burada Türkiye'nin tam da anlaşılamayan nedenlerle bu konuya girmesi. “Bu ikili anlaşmanın içinde ben de yer almak istiyorum” dediği yönünde bir haber vardı. Zannediyorum ilk kez Bloomberg'de çıktı ve Türkiye bunu yalanlamadı. Belli ki Türkiye "Biz de katılabilir miyiz?" diye ön müzakerelere başlamıştı. Bu bence Türkiye açısından bir prestij kaybı oldu. Çünkü birkaç hafta içinde Suudi Arabistan'ın bunu istemediği yönünde bir haber çıktı. O haberden iki gün önce de Hakan Fidan El Cezire'ye uzun bir mülakat verdi ve "Zaten ikili üçlü anlaşmalar yerine bölgesel olarak daha geniş çaplı, herkesi içine alan, Avrupa Birliği gibi, nihayetinde NATO gibi bir kolektif savunma sistemi daha yararlı olur. Karşılıklı güven üzerine kurulu, daha geniş kapsamlı bir Ortadoğu savunma sistemini tercih ederiz" dedi. Sanki birkaç hafta önce Türkiye, bu Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasının içine girmeyi kendisi istememiş gibi, "Biz zaten bunu çok arzu etmiyorduk"a getiren bir açıklama yaptı orada. Burada belli ki Türkiye, Suudi Arabistan'la görüşmeleri tam olarak istediği yere getiremedi veya Suudi Arabistan da rahatsız olmuş olabilir.
Burada, senin bahsettiğin Birleşik Arap Emirlikleri meselesi de devreye giriyor. Çünkü Türk kamuoyu, hatta dünya, bunu çok yakından takip etmiyor olabilir ama yaklaşık iki üç yıldan beri, Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasında çok ciddi bir rekabet var. Bu, düşmanlık boyutunda değil ama yakın zamanda Yemen'de neredeyse çatışmaya kadar gelebilecek bir yere doğru gitti. Bu rekabetin altında yatan mesele şu: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi petrole daha az bağımlı bir ekonomi kurmak istiyor. Yani, bir şekilde artık petrole bağımlı olmaktan kurtulup Abu Dabi’nin, Dubai'nin, ta 90'larda başladığı turizm, finans, banka sistemi, ticaret gibi petrol dışı kaynaklarla kalkınma yöntemine kendisi de şu anda başvuruyor. “2030 Vizyonu” dediğimiz vizyon, bir bakıma Suudi Arabistan'ın, aslında Birleşik Arap Emirlikleri hâline gelebilme vizyonu; yeni şehirler kurma, bankacılığa açma, hizmet sektörünü ve turizmi güçlendirme gibi. Bu durumda Veliaht Prens Muhammed bin Selman'la, Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı Muhammed bin Zayed arasında bir rekabet olduğu ortada. Aslında bu bir ağabey-kardeş ilişkisiydi, yaş farkı var aralarında. Her ne kadar belirli bir hiyerarşi varmış gibi gözükse de, sonuçta Suudi Arabistan daha büyük, daha güçlü bir ülke. Halbuki Abu Dabi, Birleşik Arap Emirlikleri, küçük olmasına rağmen, Katar gibi çok önemli işler kotarabiliyor. Özellikle Sudan'da, Somali'de ve bölge genelinde baktığımızda, Birleşik Arap Emirlikleri'nin çok aktivist bir politikası var ve bu durum, mesela Sudan ve Yemen'de, Suudi Arabistan'la rekabet dışına çıkan ciddi bir çatışma boyutuna getirdi. Yani farklı gruplara destek veriyorlar, bu rekabet ciddi riskler taşıyor. O rekabetin içinde de Türkiye biraz kendini buluyor. Normal şartlarda Türkiye, Suudi Arabistan'la Birleşik Arap Emirlikleri arasında bir seçim yapmak istemeyebilir. Çünkü Suudi Arabistan askerî olarak daha güçlü, potansiyeli daha yüksek bir ülke, Arap dünyasındaki ağırlığı Mısır'dan daha büyük bir hâle geldi. Ama Birleşik Arap Emirlikleri de Türkiye'ye yatırım konusunda Suudi Arabistan'ın önünde; daha fazla yatırımı var. Onu da gücendirmek istemez.
Dolayısıyla bence Erdoğan şu anda bir denge politikası içinde işleri götürüyor. Son Yemen çatışmasında, Türkiye, Suudi Arabistan'dan yana pozisyon aldı. Arkasından hemen bir telefon diplomasisiyle durumu düzeltti, Birleşik Arap Emirlikleri’ne, ‘’Sizin karşınızda değiliz. Bu işin mutlaka diplomasiyle, diyalogla halledilmesini istiyoruz" dedi. Erdoğan şimdi Suudi Arabistan'a gidiyor. Suudi Arabistan'da muhtemelen "İkili anlaşmalar olmasa da biz aslında beraberiz" mesajını veriyor. Suudi Arabistan'ın açıklaması Türkiye açısından prestij kaybettirici bir durumdu; “Türkiye'yi, Pakistan'la yaptığımız platformda düşünmüyoruz" açıklaması sonrası, sanki Türkiye dışlanmış gibi bir görünümden çıkmaya çalışıyor. Erdoğan'ın Suudi Arabistan'daki açıklamalarına programdan önce baktığımda, "Bizim zaten Suudi Arabistan'la anlaşmalar dışı, güvenlik üzerine kurulu, ortak vizyon üzerine kurulu bir beraberliğimiz var. Önemli değil böyle ikili anlaşma olmaması. Önemli olan bizim ortak vizyonumuz, stratejik vizyonumuz" üzerinden götürdüğünü seziyorsun. Türkiye Mısır'a da giderek "Şu anda bir boşluk var Arap dünyasında. Ben buradayım, Gazze, İsrail konusunda pozisyonlarım belli" diyerek bir ön almaya çalışıyor. Fakat bütün bunlar yeterli olur mu olmaz mı, soru işareti. Türkiye'nin konumu, gerek Hindistan'la kavgalı olması, -çünkü Hindistan'la Türkiye arasında Pakistan üzerinden ciddi bir gerginlik var. O konuda da Türkiye'nin imajı çok yapıcı değil- hem de İsrail'le diğer bütün ülkelerden daha kavgalı olarak gözüküyor olması, bence Suudi Arabistan'ın hesaplarını etkiliyor. Suudi Arabistan açısından Türkiye'yi içine almak, şu anda hem Hindistan'a hem İsrail'e, biraz da Birleşik Arap Emirlikleri'ne istenmeyen mesajları verecekti. O yüzden Suudi Arabistan'ın ‘’hayır’’ demesini, Türkiye'nin içinde olduğu İsrail'le ve Hindistan'la çatışmacı politika çerçevesinde de değerlendirmek gerekiyor.

Ruşen Çakır: Arkadaşlar burada toparlayalım. Tabii izleyicilerimiz "Niye bunlar Epstein konusunu konuşmadı?" diyecekler. Biraz suyu çıktı galiba olayın. Gönül, sen çok konuşmak istemiyorsun, seni çok iyi anlıyorum. Biz de mecburen, bu konuya gazeteci olduğumuz için değiniyoruz. Nasıl olsa o olay sürecek. Milyonlarca e-mail var değil mi?  Artık ben de işin ucunu kaçırdım. Bir tek, Noam Chomsky'nin belgelerde çıkması canımı çok sıktı, moralimi bozdu. Ne gülüyorsun Ömer? Sen onu hiç sevmiyordun zaten galiba.
Ömer Taşpınar: Ben de severim. Benim canımı sıkan, meselenin, daha çok Trump'ın üzerinden Demokratlara kaymasıydı. Korumak istediğimden değil, hiç öyle bir niyetim yok. Ama mesela Bill Clinton üzerinde ‘’Niye fotoğrafları var? Gelip Kongre’ye açıklama yapsın’’ diye çok fazla baskı vardı. Hillary Clinton ve Bill Clinton karar verdiler; önce, Kongreye gitmeyeceklerini söylediler, şimdi de Kongre’de ifade vermeye gidecekler. Bu da ‘’Saklayacak bir şeyimiz yok’’ demek istediklerini gösteriyor.
İkincisi de, aslında Trump üzerinde yoğunlaşması gereken bir mesele. Çünkü Epstein’in Trump'la yaklaşık 2008 yılına kadar bir dostluğu var, bir sürü belge var ortada. Onların üzerine odaklanmak yerine, Cumhuriyetçiler meseleyi Demokratlara çeviriyorlar ve o siyasi boyutu ilginç. Ama onun dışında, mesele gerçekten senin söylediğin nedenlerle artık magazinleşti, sansasyonel bir hâle geldi ve herkes konuştuğu için biz de biraz takip etmekten vazgeçtik.

Ruşen Çakır: Türkiye'de o kadar çok uzman var ki, daha mailler yayınlanalı iki saat oldu ve ben sosyal medyada, olayı çözenler, açıklayanlar olduğunu görüyorum. Bir şey mi diyeceksin Gönül?
Gönül Tol: Sadece şunu söyleyeceğim: Her kim bu korkunç şeyin parçası olduysa tabii ki soruşturulsun. O yüzden benim hiçbir problemim yok. Bu arada, Bill Clinton sabıkalı da bir isim ve fotoğraflarını da gördük. Kongre’ye gidiyor olmasından ben çok memnunum. Ama Cumhuriyetçiler tarafında da kim varsa bu soruşturmaların parçası olsun. Bu, siyasileştirilecek bir konu değil, ama siyasileştiriliyor. Benim açımdan bir can sıkıcı boyutu da o. Bu mesele ahlâki bir şey olması gerekirken, bütünüyle ‘’Demokratlar Cumhuriyetçilere karşı’’ gibi bir çerçeveye oturtulmuş durumda.

Ruşen Çakır: Her şey olacağına varır diyelim, ‘Transatlantik'i noktalayalım. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol'a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
10.02.2026 Tüm yönleriyle Mesut Özarslan olayı
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
07.02.2026 Suriye'de yaşananlar seçmen tercihlerini ve çözüm sürecini nasıl etkiler? | Hatem Ete ile söyleşi
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı